Kartal logosuCEM AKYÜREK

2013–2014 09 Mart 2014

BEŞİKTAŞ
10
ESKİŞEHİRSPOR

Beşiktaş son dönemde oynadığı maçlarda ürettiği pozisyonları gole çevirmekte ciddi sıkıntı yaşıyordu. Eskişehirspor karşısında da benzer bir tabloyla karşılaştık. Bunda elbette rakibin oyun planının büyük payı vardı. Eskişehirspor savunmasını kendi ceza sahasına yakın bir bölgede kurarak alanları mümkün olduğunca daralttı ve öncelikle gol yememeyi düşündü. Böyle takımlara karşı oynamak her zaman zordur. Hücum etmeyi ve tempolu futbol oynamayı seven bir takımın karşısına adeta bir duvar örüldüğünde, ne kadar çok topa sahip olursanız olun istediğiniz pozisyonları üretmekte zorlanabilirsiniz. Üstelik bu anlayış yalnızca rakibi değil, maçı izleyenleri de yoruyor. Futbol oynanıyor ama insan bir türlü maçın içine giremiyor.

Bu karşılaşmada Almeida'nın eksikliği fazlasıyla hissedildi. Geçen maçta talihsiz bir şekilde sakatlanmamış olsaydı Eskişehirspor karşısında gol bulabileceğini düşünüyorum. Onun yerine sahaya çıkan Ömer ise doğrusu bizleri şaşırttı ve oldukça tutuk bir futbol sergiledi. Bu performans ister istemez aklıma şu soruyu getirdi: Acaba Ömer, maçlara ilk on birde başlayan bir golcüden çok, ilerleyen dakikalarda yorulmuş savunmaların karşısına çıkarak fırsatları değerlendirebilen bir oyuncu mu? Bunu söylemek için elbette tek maç yeterli değil ama daha basit ifadeyle, kendisine verilen bu fırsatı pek iyi değerlendiremedi.

Jones'un oyundan alınmasını da doğru bulmadım. Güçlü ve diri görüntüsüyle sahada kaldığı süre boyunca neredeyse her yerde kendisini gösteriyordu. Holosko'nun oyuna alınması ise doğru bir hamleydi; çünkü dakikalar ilerliyor ve Beşiktaş'ın gole her zamankinden daha fazla ihtiyacı oluyordu. Ancak Holosko sahaya girerken çıkan oyuncunun Jones olmaması gerektiğini düşünüyorum. Nitekim Holosko tecrübesiyle Eskişehirspor savunmasını yıprattı ve seksen dokuzuncu dakikada gelen golün oluşmasında önemli rol oynadı.

Beşiktaş'a transfer olmadan önce performansını takip ettiğim Kerim'in kadroda kendisine yeterince yer bulamaması da dikkatimi çekiyor. Mustafa ise hâlâ o çok istediği ilk golüne ulaşamadı. Nedense Mustafa bir kez golü bulduğunda gerisinin geleceğine gönülden inanıyorum. Bazen bir gol yalnızca skoru değiştirmez; futbolcunun üzerindeki görünmez bir ağırlığı da kaldırır.

Beşiktaş bu karşılaşmayı kazanamasaydı şampiyonluk hayalinin büyük ölçüde gelecek sezona kalacağını düşünüyordum. Eskişehirspor karşısında alınan üç puan ise bizi yarışın içinde tutmakla kalmadı, önümüzdeki fikstüre daha umutlu bakmamızı da sağladı. Aynı günün akşamında lider Fenerbahçe Trabzonspor deplasmanına çıkacaktı. Beşiktaş'ın önündeki maçlara baktığımda ise Fenerbahçe'yi Olimpiyat Stadyumu'nda ağırlayacağımız karşılaşma dışında özellikle korkmamızı gerektirecek bir fikstür görmüyorum. Bütün bunlar, kendi stadyumu inşaat hâlinde olmasına rağmen Beşiktaş'ın sezon sonunda şampiyonluk kupasını kaldırabilme ihtimalini hâlâ canlı tutuyor.

Maçın Beşiktaşlılar adına en güzel anından da ayrıca bahsetmek isterim. Ersan attığı golün ardından tribünlere koştu ve Beşiktaşlılarla kucaklaştı. Böyle gol sevinçlerini gerçekten seviyorum. Futbolcuyla tribün arasındaki sınır birkaç saniyeliğine ortadan kalkıyor ve herkes aynı sevincin içinde buluşuyor. Golün kendisine ne kadar sevindiysem ortaya çıkan o güzel görüntüden de en az o kadar keyif aldım.

Ne var ki hakem, bu sevinç gösterisinin ardından Ersan'a sarı kart gösterdi. Futbol kuralları içerisinde oyuncuların tribünlere giderek seyircilerle sevincini paylaşmasını yasaklayan bir madde olup olmadığını açıkçası bilmiyorum. Eğer varsa da bana pek anlamlı gelmiyor. Futbolun giderek daha fazla kuralla çevrelendiği bir dönemde, oyunun en doğal ve insani anlarından birinin cezalandırılması bana tuhaf geliyor. Sonuçta futbol biraz da o birkaç saniyelik kontrolsüz mutluluk için güzel değil mi?

Son olarak Slaven Bilic'in maç içerisindeki heyecanını karşılaşma sonrasına taşıyarak yayıncı kuruluş hakkında sert açıklamalarda bulunmasını doğru bulmadığımı söylemeliyim. Konunun stüdyodaki yorumcu Markus Merk'e kadar uzanması işi daha da tatsız bir noktaya götürdü. Bilic'in sahip olduğu amatör ruhu ve onun getirdiği saf heyecanı seviyorum. Zaten kendisini Beşiktaş'a bu kadar yakıştırmamın sebeplerinden biri de bu. Fakat o heyecan öfkeye dönüşmeye başladığında bundan en fazla zarar görecek kişi yine Bilic'in kendisi olur.

Slaven Bilic gibi başarılı ve Beşiktaş'la böylesine duygusal bağ kurabilecek bir teknik direktör her zaman bulunmuyor. Belki kulüp içerisinde Türkiye'deki futbol ortamını daha uzun yıllardır tanıyan birilerinin zaman zaman kendisine yol göstermesi iyi olabilir. Bilic'in heyecanını kaybetmesini değil, o heyecanı doğru yere yöneltmesini isterim. Çünkü bana kalırsa Beşiktaş'ın ihtiyacı daha az Bilic değil; öfkesini de futbolu kadar iyi yönetebilen bir Bilic.

Stadyum: Atatürk Olimpiyat Stadyumu.

Hakem: M. Kâmil Abitoğlu.

Beşiktaş: Tolga, Serdar, Pedro, Ersan, Motta, Gökhan, Jones (Dk.60 Holosko), Veli, Oğuzhan, Olcay (Dk.76 Kerim Frei), Ömer Şişmanoğlu (Dk.60 Mustafa Pektemek)

Teknik Direktör: Slaven Bilic.

Eskişehirspor: Boffin, Kâmil, Akaminko, Sezgin, Tarık, Lawal, Aytaç, Kamara, Jorquera (Dk.74 Erman Kılıç), Erkan (Dk.81 Özgür), Bienvenu (Dk.64 Onur)

Teknik Direktör: Ertuğrul Sağlam.

Sarı Kartlar: Lawal (Eskişehirspor), Motta, Oğuzhan, Ersan (Beşiktaş)

Gol: Dk.89 Ersan Gülüm (Beşiktaş)